11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 26. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ndeki Konuşması

17.03.2023
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült

Sayın Cumhurbaşkanları,

Değerli Katılımcılar,

Öncelikle bugün bu platformda yeniden sizlerle bir araya gelmekten duyduğum memnuniyeti dile getirmek isterim. Bu toplantı biliyorsunuz Türkiye’nin acı günlerine rastladı. Çok büyük bir deprem felaketi yaşadık. Bu felaket dolayısıyla bütün değerli Cumhurbaşkanı dostlarımızın burada ifade ettikleri taziye ve destek mesajları ile acılarımızı paylaştıkları yönündeki kıymetli sözleri için hepsine teşekkür ediyorum.

Bu felaket gerçekten görülmemiş büyük bir depremdi. Türkiye’nin 11 vilayetinde şiddetli bir şekilde hissedildi ve bu büyük bir yıkımla birlikte 15 milyon kişiyi doğrudan etkiledi. Dolayısıyla hiç görülmemiş şekilde büyük bir coğrafya ve çok büyük bir nüfusu etkilemiş oldu. Ben de geçen hafta bölgeye gidip şehirleri gezdim, gözümle de bir kez daha gördüm. Tarifi mümkün olmayan bir yıkım. Tabii burdan alınacak dersler bulunuyor. Depremler, felaketler sadece Türkiye’de değil birçok ülkede oluyor. Veya felaket sadece deprem de değil, Balkan ülkelerinde gördüğümüz gibi sel felaketleri de yaşanabiliyor. Öyle zor durumlar oldu ki, hatırlayacaksınız hep yardımlaşarak üstesinden geldik. Öte yandan, hepimizin gördüğü üzere ormanlara yönelik yangın felaketleriyle de karşı karşıya kalınabiliyor. Bu çerçevede, afetlerin farklı şekilleriyle maalesef günümüzde karşılaşabiliyoruz.

Yaşadığımız son deprem felaketiyle, tüm bunlara karşı ülkemizi çok daha hazırlıklı yapmak mecburiyetini bir kez daha idrak etmiş olduk. Bahsettiğim bu hazırlık hem felaketlerin öncesi için hem de sonrası için geçerli.  Esasen öncesi için yapmamız gerekiyor ki  bir felaket olduğunda yıkımlarla karşılaşmayalım. Yıkımların getirebileceklerini ve yaşanacak acıyı minimize etmek için öncesinde hazırlanmak gerekiyor. Bunun için de şehirlerimizi düzgün yerlere yapmaktan, binalarımızı sağlam yapmaya kadar bir çok şartın hayata geçirilmesine ihtiyaç duyuluyor. Aslında ülkelerimizi iyi yönetirsek (good-governance), kurumlarımızı çok sağlam yaparsak, kurallarımızı çok doğru uygularsak ve önceden tespit edilen yüksek standartlar çerçevesinde bunları uygular ve bunların uygulandığını en iyi şekilde kontrol edersek, gerektiğinde cezalar verirsek bu felaketler ortaya çıktığında  onlarla mücadele daha kolay hale gelir.

Nihayetinde doğal afetleri önleyemiyor olsak da, yaşandıktan sonra onlara süratli bir şekilde reaksiyon göstermek, kurtarma çalışmalarından başlayıp ordaki insanları yeni hayatlarına hızlı şekilde hazırlayabilmek bizlerin elinde. Bunun için de tabii dediğim gibi önceden hazırlık gerekiyor. Bunların hepsi bize şunu gösteriyor ki, ülkelerimizi, devletlerimizi, kurumlarımızı çok sağlam hala getirmemiz gerekiyor, dayanıklı hale getirmemiz gerekiyor, ortaya çıktığında da felaketlere zamanlı ve doğru reaksiyon vermemiz gerekiyor. Bu sadece deprem değil yangın olabilir, sel felaketi olabilir.  Dolayısıyla, kapsamlı bir şekilde hazırlıklı olmamız şart. Şimdi hepimizin büyük orduları bulunuyor. Devletler ordularını niçin besliyorlar, niçin hazır hale getiriyor? Kendilerine bir tehdit oluşturabilecek savaşları önlemek için. Belki de bu tehdit hiç olmayacak. Ancak hazırlıklı olmak adına askeri güce çok büyük bütçeler harcıyoruz. Aynı orduları hazırladığımız gibi,  muhtemel doğal afetlere karşı ilgili kurumları hazırlamamız gerekiyor. Eğer bunlar yeterli düzeyde hazır olursa, acıyı daha az yaşarız.

Bu karşılaştığımız afette bir hususu daha tekrar idrak ettik, o da sivil toplumun çok önemli olduğu. Sivil toplum oluşumları böyle krizler karşısında çok daha kolay, çok daha elastik mukabele edebiliyor. Onun için bütün ülkelerimizde sivil toplumu çok daha güçlü hale getirmek, hazırlıklı hale getirmek çok önemli. Devlet imkanlarıyla yapılamayacak işler var ki, bunları sivil toplum çok iyi yapıyor.

Tüm Türk halkı yaşanılan bu deprem felaketiyle birlikte inanılmaz bir şekilde dayanışma gösterdi ve afet bölgelerine koşarak elinden geleni yaptı. Ancak sadece gelen Türk haklı değildi. Uluslarası toplum bu felakette çok önemli bir dayanışma sergiledi. Burda “dayanışma” kelimesi gerçekten çok önemli. En acı, en zayıf, en zor durumunuzda dostlarınızın sizin yardımınıza gelmesi hiç bir zaman unutulamaz. Bu anlamda acımızın paylaşıldığını hep gördük ve Türk halkı şuna şahit oldu ki; önce komşularımızdan başlayıp, sonra en uzak coğrafyalara, Latin Amerika’dan Japonya’ya kadar, zengin-fakir ülke ayrımı yapmadan hatta dost veya problemli ülkeler ayrımı olmadan bütün dünya böyle acı gününde Türk halkının yardımına koştu. Bu uzatılan yardım eline, Türk halkı çok yakından müşahade etti. Dolayısıyla hiçbir zaman unutulmayacak bir dayanışma sergilendi.

Burdan şuna gelmek istiyorum. Aslında dünya genelinde tüm insanlar iyilik yapmak istiyorlar. Bütün insanlığın ruhunda, fıtratında iyilik yapma arzusu var. Eğer biz diğer konularda da, siyasi konularda da iyiliği öne çıkartabilir, pozitif ajandalarda birleşirsek o zaman savaşlardan da kavgalardan da uzak kalabiliriz ve bunlar varsa da barış yoluyla çözebiliriz. Dolayısıyla hepimiz felaketlere rağmen pozitif ajandalarda birleştiğimizde işlerin kolay bir şekilde halledildiğini görüyoruz. Bunun için esas görev siyasi liderlere, önderlere düşüyor. Çünkü bu yolu çizmek, siyasi liderlerin, ülkeyi yönetenlerin görevleri olmuş oluyor. Eğer konuşma tarzından davranış şekline kadar barışçı bir söylem ve yöntem uygulanırsa bu aynı zamanda bu yönde halkların eğitimi ve yönlendirilmesiyle sonuçlanır, böylelikle dünya barışı açısından olumlu neticeler kaydedilir.

Değerli katılımcılar,

Yaşadığımız Rusya-Ukrayna savaşında görüldüğü üzere ne yazık ki BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan Rusya, BM şartının bütün maddelerinin uygulanmasında en sorumlu ülkelerden biri olmasına rağmen Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ve siyasi yapısını hedef almış durumda. Bu tabiatıyla çok acı bir gelişmeyi teşkil ediyor. Dünya barışını sağlamakta tüm P5 ülkelerinin sorumluluğu mevcut. Onlardan birisinin böyle bir savaşı bütün BM ilkelerini çiğneyerek başlatmış olması baştan çok acı ve çok üzücü.

Burdaki Cumhurbaşkanı dostlarım, sizlerin büyük bir kısmı gerek Sovyetler Birliği döneminden olsun gerek daha sonra olsun Rusya ile çok yakın temas halinde olduğunuz için bu ülkenin davranış şeklini çok iyi bilirsiniz. Onun için konuşmalarınızda anlattığınız bilgilerden ve değerli fikirlerinizden hepimiz faydalandık. Öte yandan, şu bir gerçek ki bugünkü çağda böyle bir savaşı, herkesin seyrediyor olması gerçekten çok acı. Bu kadar ölüm, bu kadar yıkım, bu kadar pervasızca her yeri yok etmek, bu insanlık adına çok utanç verici bir durum. Bu durum, aynı zamanda dünyayı yeni bir moda da sürüklemiş oldu. Karşı karşıya kalınan saldırganlık öyle boyutlara ulaştı ki bir çok ülkeyi ordularını güçlendirmeye sevketti. NATO içerisinde bazı ülkeler GSMH’larının %2’sini savunmaya harcamaları yönünde ikna edilemezken, bu savaşla birlikte Rusya bunu adeta provoke etti. Bir çok NATO ülkesi savunma harcamalarını arttıracaklarını deklare etti.  Hatta Rusya’yı dünya politikalarına angaje etmeyi kendisinin temel dış politikası gören bir Almanya, savunma harcamalarını %2’nin de üstüne çıkartma kararı aldı.  Sadece Almanya değil, doğuda Japonya da aynı şekilde tekrar büyük ordular kurma ve bu yönde savunmaya çok büyük bütçe ayırma kararı verdi. Bu gelişmeler önümüzdeki 10-20 sene zarfında ki, biliyoruz zaman çabuk geçiyor, Almanya’nın ve Japonya’nın 2. Dünya Savaşı öncesindeki güçlü ordularına kavuşmasına neden olabilecek meblağlar.

Burdan şuna da değinmek istiyorum; bu savaş sadece iki ülke arasında gelişen veya bölgedeki komşularını ilgilendiren bir durum değil, bu savaş küresel ölçekte etkisi olan bir savaş ve sonuçları herkesi ilgilendiriyor. Nitekim bu olumsuz durumdan kesinlikle dünyada enerji fiyatları etlilendi. Kimi daha çok zengin oldu bu gelişmeden, kimi daha çok zora girdi. Gıda güvenliği konusu yine bu savaşla birlikte çok büyük sınamalar yaşamakta. Hepinizin takip ettiğinizden eminim ki Türkiye, BM ile birlikte, tahıl koridorunun tesisi ve çalıştırılması konusunda çok büyük fedakarlıklar yaptı. Hükümetimiz bu yönde önemli başarılar ve katkılar sağladı.  Ancak bu olumlu gelişmeler dahi gıda fiyatlarının dünya genelinde yükselmesini engelleyemedi.  Dolayısıyla gıda güvenliği konusu çok önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bunları hesapladığımızda, geçenlerde bir Alman araştırma enstitüsü Rusya-Ukraya savaşının dünyaya maliyetini 1.6 trilyon dolar olarak duyurdu. Şimdi 1.6 trilyon dolar sağlığa, eğitime, kalkınma içerikli başka sektörlere harcansa ne olurdu diye yine düşünmemiz gerekiyor. Burda değerli katılımcılara BM’nin 2030 Kalkınma Hedeflerini de hatırlatmak isterim. Hepimiz bu hedeflerin belirlenmesi çalışmalarında bulunduk. 2000 yılında kabul edilen Milenyum Kalkınma Hedeflerinin bir devamı niteliğinde olan kapsamı genişletilmiş 2030 Kalkınma Ajandasına göre, 2030 yılında artık Afrika’da ve başka kıtalarda olmak üzere dünyada açım diyen insanın kalmaması gerekiyor. Fakirliğin yok edilmesi, dünyada en azından insanlar geçinebilir hale gelmeleri hedefleniyor. Yine bu hedefler çerçevesinde  Afrika’dan diğer kıtalara en fakir ülkerde dahi sağlık sisteminin iyileştirilmesi, herkesin sağlık imkanlarına kavuşturulması, keza eğitim konusunda dünya genelinde tüm çocukların her yerde daha iyi bir eğitime ulaşmaları önemle ortaya konuyor. Geleceğin daha iyi inşa edilmesine  yönelik belirlenen bu hedefler arasında, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın önlenmesi konularında çok önemli adımlar atılması amaçlanıyor.  İşte bir taraftan hayata geçirmemiz gereken böyle iddalı hedefler varken,  görüyoruz ki Rusya-Ukrayna savaşının maliyeti tutarındaki 1.6 trilyon dolar bu kalemlere maalesef harcanmış değil. Eğer bu meblağlar bu önemli hedeflere harcanmış olsa, dünya genelinde insanların daha mutlu, mesut ve refah içerisinde olacakları aşikâr. Dolayısıyla dünya için, herkes için,  insanlık için çok üzücü bir durumla karşı karşıyayız. Bu nedenle, bir an önce bu savaşı durdurmak için herkesin elinden geleni yapması lazım. Kim hangi insiyatifi alıyorsa onu desteklemek gerekir ve “zararın neresinden dönülürse dönülsün kârdır” diye bir söz var bunu sağlamak gerekir. En kısa sürede taraflar arasında bir barış sağlanması yönünde bütün ülkeler üstüne düşeni yapmalı ve çaba sarfetmeli. Türkiye de bu doğrultuda elinden geleni yapıyor.

Son olarak değerli dostlar şu hususa değinmek isterim. Zirvenin programında da yer aldığı üzere bu yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl dönümünü kutlayacağız. Cumhuriyetimiz 100. yaşına giriyor bu sene. Bildiğiniz üzere Türkler olarak kökümüz Orta Asya’ya dayanıyor. Anadolu’ya göçen Türkler olan bizler daha sonrasında Selçuklu ile Osmanlı dönemlerini yaşadık ve 100 yıl önce de yeni bir devlet kurduk. Bu devletin kurucusu ilk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk o zaman “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyerek hem ülke içinde, hem dünyada barışı sağlama hedefimizi ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç politikası da, dış politikası da  hep bu minval üzerine kurgulandı.  Bu anlamda geldiğimiz 100 yıl neticesinde, önemli gelişmeler kat ettik. Zaman zaman sıkıntılı dönemlerimiz de oldu. Ancak Türkiye hep demokrasiyi, demokrasi bloğunu içerisinde bulunmayı ve demokrat bir ülke olmayı her zaman birinci önceliği olarak belirledi. İnsan hakları standartlarını en yüksek şekilde uygulamayı kendi halkını onurlandırmak olarak gördü. Sosyal adalet kavramına sahip çıkarak, sosyal devlet olma vasfını ihmal etmeden, anayasamızda var olan maddeler ışığında, serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde ülkemiz kalkınma yolunda önemli mesafe kat etti.

Bahsettiğim bu hedefler, her daim Türkiye’de partiler üstü nitelikte oldu. Bugün de bu hususlar bütün partilerimizin üzerinde birleştiği noktalar. Bu doğrultuda zaman zaman ilerledik daha süratli olduk, zaman zaman yavaşladık, bazı konularda 100 yıl içerisinde geri attığımız zamanlar da oldu. Ancak hedeflerimiz esasen kararlıkla ortaya konulmuş ilkeler ve bu doğrultuda daha da ilerleyeceğiz, bütün Türk halkının arzusu bu yönde. Bu çerçevede atılan adımlara dönüp bakıldığında, Türkiye hukukun üstünlüğünün, demokrasinin ve insan haklarının temel standartlarının tespit edildiği Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi oldu. Yine kurucu üyesi olduğu BM’nin bütün temel anlaşmalarını hep üstlendi. Dahil olmak için demokrasinin gerekli bir şart olduğu NATO’nun üyesi oldu. AB’ye tam üyelik müzakerelerini başlattık. AB’ye tam üye olunur olunmaz bu ayrı bir tartışma konusu açıkcası. Bildiğiniz gibi müzakere süreci bizim için çok çetrefilli bir süreci teşkil ediyor, AB için de bazı sınımaları olan bir süreç. Nitekim, 85 milyonluk nüfusa ve büyük bir ekonomiye sahip olan bir ülkenin üyeliği söz konusu. Bunun AB’ye pozitif-negatif yansımaları hali hazırda tartışılan konular.  Ancak bizim için önemli olan AB standartlarına ulaşmak ve o standartları kendi ülkesinde uygulayan bir ülke olmak. Sonunda üye olunur ya da olunmaz, nitekim Norveç ve artık İngiltere bunlar AB’ye üye olmayan ülkeler ama bu standartları uyguluyorlar. Dolayısıyla bu yönde güçlü bir kararlılığımız mevcut. Partiler üstü bir anlayış çerçevesinde önümüzde bu hedefe doğru daha da ilerleyeceğimize inanıyorum. Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde 100 yıl yani bir asır geldi geçti. Bu süreçte Cumhuriyetin güçlenmesinde sivil toplumun, iş dünyasının, devlet adamlarının, siyasetçilerin, siyasi partilerin büyük katkısı oldu. Önümüzdeki yeni asırda bu güçlenmenin gelişerek devam edeceğine inanıyorum.

Sözlerimi bitirirken bir kez daha bütün Cumhurbaşkanı arkadaşlarımı ve hepinizi burdan görmekten duyduğum memnuniyeti ifade etmek istiyorum ve bizi bir araya getiren Marmara Vakfına tekrar teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum

Yazdır Paylaş Yukarı